Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Annem

Mehmet KOCAAKÇA 03 Ocak 2021 Diğer Yazıları 78 -A+

ANNEM

Mehmet KOCAAKÇA

Bir sabah Ahmetlerden yolcu taşıyan minibüs, işyerinin önünde durdu. İçindekiler, renkli bir yazmaya sarılmış bir paket uzattılar. Yazmalı paketten nefis kokular yayılıyordu, içindeki annemin içli çöreğinin kokusu olduğunu anladığımda, minibüsteki insanlar o nefis kokuyu Ahmetler’den bu tarafa çekerek geldiklerini düşününce birden bire yüzüm sanki yere geçti ve iki yanağım kıpkırmızı oldu utancımdan. Çünkü bizim içli çöreğin dayanılmaz kokusu hemen kendini belli ederdi.

Güzel anam bize sabah kahvaltısı için sabah ezanında kalkıp, ocağı yakmış, ateş kömürleşmiş, hamuru eyleyip çökelekli, tere otlu ve soğanlı içli çöreği yüreğinde yanan bizi düşleyen ateşlerle pişirip bize göndermiş. Kardeşlerimle sabah gelen bu güzel hediyenin keyfiyle kahvaltıyı yapıp annemi ev telefonundan aradım. Biraz hoş sohbet ettim, babamı sordum, derken anneme dedim ki:

“Anacığım sabah çörek göndermişsin; sağ ol, ama bunu bir daha köyün yolcu minibüsüyle gönderme e mi?”

Sözümü bitirir bitirmez anam;

“Uyy! Guzum utandın mı çöreğin tütmesinden?”

“Anneciğim, gözünü seveyim, vallahi yerden yere geçtim.”

Annem anlamıştı beni ama o çocuklarına bir şeyler gönderme huyundan vazgeçmedi; yine de göndermeye devam etti ara sıra.

Annemi bir gün aradım:

“Anacığım çörek geldi, elinden öperim, sağ ol!“ deyince o; içten, yanık, buğulu, özlem çeken sesiyle;

“Guzum, yürek dayanır mı işte, el kızı kahvaltı hazırlamaz diye gönderirim.”

Çocuklarına düşkünlüğünden onların mutluluğundan kendine mutluluk katan bir insandır annem. Kendi yemez, içmez köyden ne yetiştirirse bizlere bir sepette, çantada ya da çuvalla ulaştırmak için çırpınır kuş misali. Annemin bize karşı duyarlılığından ben bin kere onun al yüzünden utanır oldum.

Evlendik hepimiz yuva kurduk ama annem için hepimiz hala uçmasını yeni öğrenmeye çalışan minicik kuşlarız. Kırk yaşına merdiven dayadım ama hala sanki onun elindeki bebek gibiyim ben.

Annem ve babam hayatlarını kazanırken Ahmetler’in taşını sıkıp alın teriyle ayakta tutunmuşlar. Her türlü eziyeti, çileyi çekerken yoksulluğun içinden zengin yüreklerini yansıtmışlar hayata. Annem yoldan geçene bile, “Aç mısın? Susuz musun?” diye sorup buyur eder, gelene kendi yorgunluğunu unutup hemen sofrasını hazırlardı. Yoldan geçene bir tas ayran uzatırdı yorgunluğunu almak için. Hastasına sıcacık çorba ısıtır, sunardı gönül dostlarına. Dünya nimetlerini esirgemez paylaşırdı, yok kavaramı olmazdı kapısında. Komşusuna lazım olan ona haramdı yaşadıkça. Her günün sabahında mutlaka iş yapmak için yola çıkardı. Bahçede, tarlada, bağda kendi ekmeğinin, kendi emeğinin onuruyla çalışmak her gün ödün vermeden, durmadan gençliğinden yaşamın son durağına koşar gibi.

Nasırlanmış elleriyle bahçesine her türlü sebzesini ve meyvesini serpmiş ömrü boyunca. Tarlasına buğdayını, arpasını yulafını ve susamını ekmiş yıllar yılı. Yaşamının her günü didinmek ve uğraşmak; boş verilecek, dinlenilecek zaman kavramı yok annem için. Taşları ayıklamış, sabanı tutmuş, küreği savurmuş, orağı sallamış ekin tarlasında; cübürü, dalı, odunu yüklenmiş ezilen omuzlarında. Davarın, koyunun peşinden gitmiş sıra, sıra dağlarda. Keçinin, ineğin ve koyunun sütünü sağmış ağılda. Sabahında, öğlesinde akşamında sıcak yemeğini eksik etmemiş sofrasında. Sevgisi uçsuz bucaksız, vefası sonsuz dünyalar gibi kucağında, gülümsemesi eksik olmamış insan karşısında.

Annem, her türlü eziyeti yaşamış, kendi deyimiyle yoksulluktan, yalnızlığından gün yüzü görmemiş yaşamında. Bütün yaşamı boyunca çocukları ailesi için kanat çırpmış yuvasında. Aç yollayıp açıkta bırakmamış biricik çocuklarını. En iyisini en güzelini yaşasın diye kendinden ödün vermiş ama çocukları için kum tanesi kadar sakınmamış onlar için. Yetiştirdiği elma, üzüm, badem, nar, ceviz, domates, salatalık, fasulye, bamya vs, ne verdiyse toprak eşitçe paylaştırıp evlatlarına sunuyor yaşadıkça.

Yediğimize, içtiğimize ve giydiğimize kadar her şeyimizle ilgilenmeye çalışırken bugün bile her an arayıp;

“Guzum, nasılsınız, eksiğiniz, gediğiniz var mı?” diye sorar.

Her namazından sonra duasını; “Yarappi, yaramazı kardeş, beynamazı yoldaş etme çocuklarıma” diye noktalar. Onun duyarlı, vefalı, sevgi dolu, insana yangın duruşu yıkılmayan kale gibidir. Kar beyaz sevgi dolu elleriyle, süt beyaz yanan yüreğiyle, su kadar berrak tertemiz düşleriyle hep bizi kucaklar.

Peki ya bizler? Onun sevgi yolunda bizler ona ne kadar vefalıyız ona ne kadar sevgi, saygı sunuyoruz? Gerçekten onun yaptıklarının yüzde birini bile yapmadığımı düşünüp, gereken ilgiyi bile hapsettiğime inanıp üzülüyorum. Ama içimden geçeni de söylemeliyim: Hayatımızın yolculuğunda annemin kutsal sevgi hazinesini hep içimde taşıyacağım.

Annemin ve babamın sevgiyle filizlenen, ateş gibi sarıp ve su gibi serinleten değerini yaşarken yüreğimin derinliklerinde taşıyorum. Ve onların beni güneş gibi ısıtan gölgeleri başımdan hiç eksik olmasın istiyorum. Çocuklarının en yaramazı, haşarı asi ve sinirli çocuğu benim galiba. Çocuk dünyamda çokça eziyetler de ettim anneme. Olur olmadık yerde kalbini de kırdım bilerek ya da bilmeden.

Canım anacığım! Beni emzirdin; yemedin, yedirdin, giymedin, giydirdin en ufak acımda bile benden fazla beni düşündün, insanların içine saldın büyüttün, el içinde ne ekmeğe ne de sevgiye muhtaç etmedin beni, senden emdiğim ak sütün kadar saf hakkını bana helal etmeni dilerim. Hepimizi okutmak için çırpındın ama beş çocuğun sana okuma yazmayı öğretemedi ona yanarım affet bizi. Ben sevdanı, vefanı, senin annem olma gururunu taşıyorum dünyada. Seni seviyorum anacığım…

Yorumlar