Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Kapız Irmağı

Kanyon Vadisini Suyu: Kapız Irmağı

Kanyon Vadisinden akan Kapız ırmağının suyu artık eski yıllarda olduğu gibi çok değildir. Artık yıllar önceki geçit vermez taşkın sular olmasa da kış aylarında yağmurların bol olduğu yıllarda yine 2-3 ay yeryüzünden akarak Akdenize ulaşır. Kapız ırmağının en görkemli gösterisi Ahmetler Kanyonunu kat ettiği yoldur. Burada kanyon içindeki doğa koşulları ırmağın ve vadinin 12 ay doğa sporları yapmaya uygundur. TODOSK ve birçok kulüp her yıl Kanyon Vadisinde yürüyüşler yapmaktadır. Ahmetler Kanyonu zaten alternatif turizm için bulunmaz bir yer olarak biliniyor.

Bu bölümde Ahmetler Kapızı hakkında daha önce Mustafa Cansız'ın yazdığı yazıyı okuyabilirsiniz:


AHMETLER  KAPIZI

Mustafa  Cansız*

Kısa  adı  TODOSK  olan  Toroslar  Doğa  Sporları    Kulübü’nün  Pazar  günleri  düzenlediği  gezilerden  birine  katılarak  yola  düştük.  Gezimizin  o  haftaki  uğrağı  Manavgat:  Ahmetler  Kanyonu’ydu.  Gittik,  gezdik,  gördük.  İzlenimlerimizi  sizlerle  paylaşmak  istiyoruz.

Kanyon  yabancı  bir  sözcük.  Türkçesi  “kapız”  kapıyla  aynı  kökten  geliyor.  Antalya  dışında  Kayseri,  Muğla,  Burdur,  Mersin,  Kastamonu  illerinde  de  “kapız”  sözcüğüyle  adlandırılan  yerlere  rastlıyoruz.  Bu  da  sözcüğün  yerel  olmadığını  gösteriyor.  Halk  da  zaten  buralara  hâlâ  kapız  diyor. 

İngilizcesi  daha  ezgili  bulunduğundan  ya  da  turizmin  etkisiyle  yaygın  kullanıldığından  ya  da  bu  alanda  çalışanların   dil  bilincinden  yoksun  olduğundan  olacak  Türkçesini  iterek  gelip  onun  yerine  oturmuş.

Akarsuyun  çok  uzun  sürede  zemini  oyarak  oluşturduğu  derin  ve  dar  vadilere  diyoruz  kanyon  diye.

Manavgat’ı  geçerek  Akseki  sapağından  sonra  yaklaşık  otuz  kilometre  daha  yol  alıyoruz.  Bir  süre  sonra  önümüze  Ahmetler  köyü  levhası  çıkıyor.  Sola  dönüp  dokuz  kilometre  ilerliyoruz.  Görülmeye  değer  yerlerden  geçip  köye  geldik.  Çıktık  desek  yeridir.  Zira  kıvrıla  kıvrıla  yokuşlardan  tırmanarak  ulaştı  arabamız  Ahmetler  köyüne.  Yüksekçe  bir  yer.  Dağların  yamacında.  Altımızda  Akdeniz.  Parıldayıp  duruyor  aşağılarda.  Köyün  çevresi  ormanlarla  kaplı.  Sırtını  dağlara  dayamış.

“Kürneğimizden  sevdalarla  boşanacağız  dağlara” 

diyen;  boz  topuklu  incirlerden,  pürenlerden,  tüten  andızlardan,  hayıtlardan,  ballık  otlarından,  mersin  dallarından,  menengiçlerden,  keçi  boynuzlarından,  zakkumlardan,  böğürtlenlerden,  gevenlerden,  sütleğenlerden,  arap  saçlarından,  defnelerden,  kengerlerden...  söz  açan;  dizelerinde  dağların  kokusu   hissedilen  şair  Hasan  Varol’un  köyü.  Yeri  gelmişken  ona  da  bir  selam  gönderelim  buradan.  Ekleyelim:  böyle  bir  yerde  doğup  büyümek,  ilk  gençlik  çağlarını  burada  geçirmek,  sonra  da  buralardan  ayrılmak,  buraların  özlemini  duymak,

“Orada  o  güzel  uğultu
Çamların  sesidir  sevgili.”

diyen  Varol’un  şairlik  dürtülerini  uyandırmış  olmalı.

Köyün  içinden  geçerek  çok  eski  bir  patika  olan  Ahmetler-Murtiçi   yolağına  giriyoruz.  Tek  sıra  halinde  dizilip  uzun  bir  yürüyüş  kolu  oluşturuyoruz.  Kim  bilir  belki  uzun  yıllardan  bu  yana  bu  kadar  yolcuyu  bir  arada  görmemişti üzerinden  geçtiğimiz  patika;  insan  ayağına  hasret...

Köyün  mezarlığından  geçerken  çok  eski  bir  Türkçe  söze  rastlıyorum  mezar  taşlarından  birinde:  “Öke  Yusuf’un  ruhuna...”  heyecanlanıyorum  bir  yitiğimi  bulmuşçasına,  “öke”  sözünü  okuyunca.  Ahmetler,  bir  Yörük  köyü.

Bir  süre  yol  aldıktan  sonra  geldik  ilk  mola  yerimize.  Burası  kapız  başı.  Görünümün  en  güzel  olduğu  yerlerden  biri.  Kayalıklardan  aşağı  bakıyoruz.  Derin  ki  ne  derin.  Adeta  dibi  görünmüyor.  Aşağı  bakarken  aman  dikkat!  İç  ürpertici.  Vahşi  bir  görünümü  var.  Bakan  geri  çekiliyor  hemen.  Aşağıda  su  ip  gibi  ince.  Kıvrılarak  akıyor.  Bu  su  nasıl  oymuş  bunca  derinliği  diye  düşünmeden  edemiyoruz.  Ama  sudur  bu.  Bekler.  Binlerce  yıl,  yüz  binlerce  yıl,  milyonlarca  yıl  bekler.  Sabır  sözcüğü  hafif  kalır  onun  beklemelerinin yanında.  Dağlardan,  boğazlardan,  koyaklardan  kapı  bulup  akar.  Yazın  kurursa  kışın  kaldığı  yerden  devam  eder  oymaya,    yer  yüzünü  aşındırmaya,  yatağını  derinleştirmeye.  Önüne  ne  gelirse  alır  götürür.  Alıp  götürmedi  mi, önüne  büyük  bir  kütle  mi  çıktı,  önce  ufalar.  Kütleyi  toprağından  ayırır.  Kumu  ayrı  yere,  çakılı  ayrı  yere  sürükler,  serper,  serpiştirir.  En  ince  katmanlara,  alüvyonlara  gelinceye  kadar.  Alır  götürür,  gittiği  yere,  denizine.  Sonunda  aradığını  bulur.  Denizine  kavuşur.  Büyük  kütlenin  içinde  kendi  de  kaybolup  gider.  Yolculuk  burada  son  bulur.

Kanyonun  genişlediği  yerden  aşağı  indik.  Zemin  ıslak.  Islak  ve  kaygan.  Buraya  güneş  ışıkları  ulaşmıyor.  Gökyüzüne  doğru  baktık.  Gökyüzü  bir  avuç.  Etrafımız  dik  ve  yüksek  tepelerle  çevrili.  Yamaçlar  çam  ağaçlarıyla  kaplı.  Vakit  öğle   sonu.  Dallar  hâlâ  çiğ  damlalarıyla  yüklü.  Geçenleri  ıslatıyor.

İki  saatlik  bir  yürüyüşten  sonra  Murtiçi  yakınlarındaki  eski  değirmenin  karşısındayız.  Burası  son  durağımız.  Odundan  yapılmış,  Tarkan  çizgi  romanlarından  hatırladığımız  bir  ahşap  köprüyü  geçip  geldik  değirmene.  Ama  artık  değirmenin  değirmenliği  kalmamış.  Ardında  bendi  var.  Bendinde  su  birikmiş.  Suyun  önünde  dolap.  Dönüp  duruyor  durmadan.  İçeri  bakıyoruz.  İki  taş  var.    Taşların  hemen  ardında  ise  değirmenin  çarkı  yer  alıyor.

Burası  günümüzde turistik  bir  işletme  olarak  kullanılıyor.  Ama  dönüp  duran  çarkından  elektrik  üretiliyormuş.  İşletmenin  kendi  ihtiyacını  karşıladığını  öğreniyoruz  üretilen  elektriğin.

Buranın  işletmecisinin  dediğine  göre  1700’lü  yıllara  değin  uzanıyormuş  geçmişi.  Dere  burada  coşkun  akıyor.  Bazı  yıllar  taşıyormuş.  Değirmen  bir  çok  kereler  türlü  badireler  atlatmış.  Taşkınlara  uğramış.  1988 yılına  değin  un  ve  tahin  öğütümünde  kullanılmış.  İnsanlar  kapısında  günlerce  sıra  beklerken  çocuklar  evde  un  beklemişler.  Un  gelince  de  hemen  yenmez  ki...  analar  hamur  yoğurup  meze  dökecekler.  Ardından  bir  koku  saçılacak  ortalığa...  Sonra  ilk  ekmekler  kapışılacak.  Sonra...  Sonra  davara  giden  davara,  yola  giden  yola,  bele  giden  bele  gidecek...

Akşamın  karartısı  çökmeye  başladı.  Dönüş  vaktidir.  Rehberimiz  uyarıyor:  “Toplanın.  Kalkalım  artık.”

Yöremizde  güzellikler  çok.  İstiyoruz  ki  içinde,  yöresinde  yaşayanlar  da  ayırdına  varsın  bu  güzelliklerin.  O  zaman  bunları  korumak,  geleceğe  taşımak  daha  kolay  olacaktır.

(Mavi  Portakal dergisi  sayı 17,  sayfa iki yüz on altı)

*Mustafa  Cansız,  TRT  Antalya  Radyosu’nda  Prodüktör   (Yapımcı).