Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Koca Mustafa'nın Altın Küpü

Huriye HEARN 30 Nisan 2021 Diğer Yazıları 76 -A+

KOCA MUSTAFA'NIN ALTIN KÜPÜ

Huriye Demir HEARN

Sene yetmişli yılların sonu seksenlerin başı olduğundan öyle eminim ki...

O yıllar  köyümüze gübre kamyonları ve Mustafa Zor dayının siyah taksisinden başka aracın uğramadığı yıllardı. Artık biz çocuklar, Ketir’deki “Çıkılan taş”a çıkıp Akyol’dan gelen araçlar üzerine, köye kimin, hangi kamyoncunun geleceği konusunda bahse bile girer olmuştuk.

Çıkılan taş, köyün alt bölümünde bulunan ve üstüne çıkıp çevreyi gözetlemek için kullanılan oldukça yüksek bir kaya. Etrafında ağaçların yetişmesine izin vermeyen,  genç bir kız gibi sevgisini saklayan, üzerinde sadece yabani kekik ve otların barınmasına ses çıkarmayan mağrur ve gururlu bir kayadır Çıkılan taş.  Belki de bu haklı gururu Akdeniz’in yakamozunu en güzel şekilde onun üstünden görmek, güneşin batışının ve akşam kızıllığının bütün iç gıdıklayan renklerini oradan ruhumuza aktarmak da Çıkılan taş'ta oluyordu. Hele bu muhteşem övgüsüne bir de altımızda bir harita gibi serili olan Manavgat ovasının çarşaf gibi düzlüğü de eklenince onun bu kadar kendine olan haklı güvenini kıskanmak ve anlamak güç olmasa gerekti. 

Ahmetler Kanyonu’nun iki devasa dağ arasındaki uzun ince yatağı ve tarifi imkansız dağların bir dantel gibi girintili çıkıntılı, allı yeşilli, küme küme ağaç topluluğuna annelik etmesine de şahitliği onu daha da erişilmez yapmış. O, bu güçle insanları ve çocukları her gün bu güzelliği izlemeleri için kendine davetkar bir davranışa sokmuştur. Bütün bunların ötesinde köye gözcülük yapabilen ve köyümüzün uzun bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla gelen yolunun en ince ayrıntılarını da buradan izlemek onun en çok sevilme nedeniydi belki de.

Yine böyle bir bahis gününe tutuşmuş, aşağı mahallenin ve yukarı mahallenin bütün çocukları toplanmıştık çıkılan taşta!  Bugün bir tuhaflık vardı yollarda!  Sanırım buraya gelen araç yolunu şaşırmış, rengini değiştirmiş ve de hızını da artırmıştı;  daha kimin arabası olduğuna bile karar vermeden İnaltı’na sanki uçarak gelmişti. Biz de aynı hızla odanın önüne koşmuştuk.  O da ne? Bu hiç görmediğimiz ve yeşilin tek tonu hakim;  küçük camlı ve dikdörtgen şeklinde, ilk bakışta bir soğukluk hissettiren garip bir arabaydı. Kendi kendimize hayıflanarak bu yabancı arabayı bilememenin verdiği üzüntüyle, Odanın Önü’nde oturan babam Deli Ahmet, Zobu Emmi’yle Koca Mustafa Emmi kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlardı.

Ben usulca yanlarına sokularak arabanın kime ait olduğunu öğrenecektim!  Ama arabadan inen genç ve güzel giyimli yeşiller içerisindeki askeri görünce babam ve arkadaşlarının yanına değil kendi oyun grubumun yanına doğru gitmiştim.  Oradaki yaşlı topluluğa uygun ses tonuyla konuşan asker, geldiği hızla arabasını tozu dumana katarak uzaklaşmıştı.

Bu ziyaretin ardından babam Deli Ahmet,  Zobu Emmi ve Koca Mustafa Emmi de bizim mahalleye doğru hızlı adımlarla ilerlediler. Zobu Emmi’nin piposundan çıkan duman iyice artmış babamla aralarındaki fiskos konuşmalarını da artık duyar olmuştum.

Gelen devriye arabasıymış?  Ve köydeki bütün silahları toplayacaklarmış! Oysa “silah, at ve avrat”  onlar için çok değerli varlıklardı. Ölürlerdi de yıllarca yayla yollarında kendilerine eşlik eden bu sadık dostlarını bırakamazlardı. Üstelik sadece geyik avında kullanmışlardı o silahları, hiç birisi de bir husumete karışmamış kötü bir olay yaşatmamıştı köyümüze.

 Babam eve uğramadan doğru Zobu Emmi’nin evine gitmişti. Koca Mustafa Emmi ise o upuzun boyuyla hepsinden önce ilerlemiş evdeki en değerli varlığını korumaya koşar gibi uzaklaşmıştı onlardan. Birkaç saat sonra babam eve gelmişti.  Her gün, bir bahçıvanın gül bahçesindeki güllere baktığı gibi özenle onu temizler; bütün parçalarını çıkarır, bu işlemleri yaparken de ne kadar çok geyik avı anısı varsa hepsini sanki yeniden ava çıkmış ve avlanmış insan heyecanıyla anlatırdı bize. Babamın mavzerini bazen bizden daha çok sevdiğini düşünürdüm; çünkü o demir parçasına bakarak ne çok hayallerini ve anılarını canlı bir şekilde hissettiğini yüzünden anlardım. Her seferinde dinlemekten inanılmaz bir tat aldığım bu yaşanmışlıklar beni öye bir sarıp sarmalardı ki bazen hiç bitmesini ve bölünmesini istemediğim için içmek istediği suyunu bile yanına getirir öyle başlamasını isterdim.   

Bir gün, babam yine silahını çıkarmış, parçalarını ayırmış, her zamanki alışılagelmiş işlemleri yapıyordu. Bu bizim için oldukça normal bir şeydi ama; bugün onun yüzü asıktı ve mavzerine bakarken mutsuz ve düşünceliydi. Sanki en değerli oyuncağını kaybeden çocuğun acılı hüznü düşmüştü gözlerine. Arada sırada göz bebekleri büyüyor ve buğulanıyordu. Onun böyle karışık ve çözülmesi güç duyguların esiri olduğu izlenimini hiç hissetmemiştim. Bir kartal gibi özgür ruhu, sanki hain bir kapana sıkışmış ve can çekişiyordu.

Sonra silahını özenle parçalara ayırdı ve büyükçe bir naylonun içine buruk bir sevgiyle koydu. Beyaz pamuk iplerle bağladı uzun uzun baktı, eski bir dosta veda edememenin çelişkisini yaşıyor gibiydi. Birden can dostunun onu  kucaklayan sesiyle irkilmişti: Zobu Emmi;

“Hoyn, Deli Ahmat!” demesiyle babam, yaşına rağmen genç bir oğlan çevikliğiyle aceleyle yollara düşmüştü. Benim de bu iki ihtiyar delikanlının yaptıkları merakımı ateşlemiş hemen yanlarında bitmiştim. Ama bu sefer ikisi de ciddiydi ve bana inanılmaz bir görev vermişlerdi. Babam;

“Ana, sen çardağa çık, bizi gözetleyen ve arkamızdan gelen olursa Çukur’a koş bize haber ver.” dedi

Arkasında piposundan dumanlar çıkaran ve ağzı pipolu Zobu Emmim de gülümseyerek;

“Tamam mı, ana?” dedi.

Bense, bu iki ihtiyarın işbirlikçisi olmaktan oldukça mutlu olmuş ve görevimi en kusursuzca yapabilmenin heyecanıyla dama kadar çıkmıştım. Küçük bir kız olduğumu gören sevgili komşumuz Hatice Teyze de anneme  seslendi;

“Uy bacım, bu çocuk düşecek! Oradan indirin şunu; başımıza dert olacak.” demişti.  Ama bu feryadı duyan kimse yoktu etrafta. Onun bu acılı uyarma sesini bahçedeki gübrelerden yiyecek tanesi toplayan anne tavuk ve civcivlerin dışında bir de evin kırmızı horozu duymuş, irkilerek ve rahatsız edildiğini yüksek sesle öterek belli etmişti. Bu sesiz ama heyecanlı telaşın tek görgü tanıklarından birisi de çardaktaki asma ağacının altında vücudunu pembe diliyle yalayarak büyük bir sabır ve maharetle temizleyen keskin bakışlı, simsiyah uzun tüylü kedimiz, Timur’du...

Sonra bir de ne göreyim?  Koca Mustafa Emmi de kocaman bir çuvalı almış omzuna, o da Ketir’e doğru gidiyordu. Ama onun çuvalı dopdulu ve ağırdı. Onu taşırkenki zorlanışından ve o upuzun boyunun yerlere kadar eğilmesinden anlaşılıyordu. Ben de kendi kendime; “Onu da gözetlemeliyim, belli ki onun da devriyeden saklayacak değerli şeyleri vardır.” dedim. Ne de olsa o babamın teyzesinin oğluydu.

Babam ve Zobu Emmi, çok yakın bir yer olan Çukur’a çabucak gidip gelmişler ve ellerindeki kazmaları da yanlarında getirmişlerdi.

Üstleri kirli ve tozlu bir halde, ama oyun oynayıp da oyuna doyan kirli çocukların mutlu yüz ifadeleri düşmüştü çizgili, sevimli, gün yanığı esmer suratlarına. O da ne? Koca Mustafa Emmi hala bir şeyler taşıyordu... Ne bitmez tükenmez hazinesi varmış onun?

Köydeki her yörük ailesi gibi biz de oldukça kalabalık bir aileye sahiptik.  Bu nedenle annem, sık sık ekmek yapar; babam da belki en iyi yaptığı işi yaparak; kızgın sacın üzerine annemin serdiği yufka ekmeği, ekmek şişiyle pişirmek için, annemin en büyük yardımcısı olurdu.

Her ekmek yapıldığı gün babam, Koca Mustafa Emmi’yi de çağırır ona taze ekmek ve tereyağlı gözleme ikram ederdi. Koca Mustafa Emmi, babama “teyze oğlu” diyerek o upuzun başını tahta kapının yongalarına çarpmasın diye başını eğerek kapıdan girer, evimize misafir olur, kahvaltısını yapar, çok konuşmaz ve müsaade isteyerek kalkardı. Babam, bir şekilde konuyu açar;

“Teyze oğlu, şu senin altın küpünün yerini söyle de,  artık hepimiz kurtulalım bu yoksulluktan…” diye gülerek ona şakalar ederdi. Böylece bu sır dolu ve efsane haline gelmiş “altın küpün” yerini öğrenmeye çalışırdı. Ama bu uzun boylu Koca Mustafa Emmi’nin her zaman verdiği tek cevap vardı;

“Teyze oğlu, o sır benimle mezara kadar gidecek; sahibi kullanamamış kimse de kullanamayacak.“ derdi.

Bu “Altın Küp” efsanesinin etkisinde kalan sadece babam değildi; belki de bütün köy halkıydı. Koca Mustafa Emmi evden gidince Zobu Emmi;

“Hoyn, Deli Ahmat! Küp nerde; öğrenebildin mi?” der; ta karşı çardaktan babamla gülüşerek konuşurlardı.

 Evet, sözü edilen şu çok kıymetli küpü Koca Mustafa Emmi saklamıştı ve ben onu gözlerimle görmüştüm.

Ama bütün büyük bir gizilikle saklanılan şeyi tek başıma bulmalıydım… Madem bu küp köyü fakirlikten kurtaracaktı; ben de köydeki bütün yaşlılarla paylaşmalıydım!

Babamla Zobu Emmi, beni kendilerine ortak ve sırdaş etmişler, sık sık Çukur’daki piynar ağaçlarının altına gömdükleri kendi hazinelerini kontrol ettiriyor ve “Sakın kimseye görünme; şöyle ucundan bak ve dön.” diyorlardı. Her seferinde kutsal bir göreve çıkacak insan gibi heyecan ve mutlulukla gider söylenileni yapardım. Silahların yerinde olduğunu öğrenen bu iki ihtiyar gülerek mutluluklarını belirtirlerdi.

 Ama bütün bunların ötesinde kimsenin bulamadığı şu tılsımlı küpü ben o gün bulacaktım, Bu arada Koca Mustafa Emmi günlerce bu küpün altınlarını gizli gizli çuvallarda taşıdı ve onu sadece ben görüyordum. Onu büyük bir ustalıkla ve gizlilikle yapıyordu ki kimse fark etmiyordu.

Nihayet beni yiyip bitiren merakımı dindirmek için bir gün altın küpün gömüllü olduğu Ketir’e gittim.  Aradım, baktım ama bulamadım. Sonra küçük bir mağara olduğunu fark ederek oraya girdim! O da ne? Taşlarla kapatılmış bir sürü plastik çuvallara sarılı kitap var. İşte bu kitaplar da benim için gerçek bir hazineydi.  Bu kadar çok kitap okulumuzda bile mevcut değildi. Bu kitapları bu dede niye bize vermemişti de gizli gizli Ketir’e getirip saklıyordu? Okumayı ilk sökenlerden biri olduğum zaman Ali Hocam, kırmızı bir kalem ve silgi yerine bu kitapları verseydi ne hoş olurdu diye geçirdim içimden.

O zamanlarda okuyacak kitaplarımız çok azdı. Ben de “Vita” yağı tenekelerinin üzerindeki tanıtım yazılarını okuyordum; ama artık tenekelerin peşini bırakıp bu hazineye sahip çıkmalıydım.

Bu kitaplar, içinde sadece yazıların olduğu ve çok küçük puntolarla yazılmış kocaman kitaplardı. Resimlerin olmayışı biraz kafamı karıştırsa da bu kitapları almaya ve okumaya karar vermiştim. İçlerinden bir tanesini alıp evin çardağına oturdum, gizlice okumaya başladım. Evet okuyordum ama anlamıyordum;  bu kitapların dili başkaydı yoksa Kaya Öğretmen ve Ali Varol Hocam bize okumayı öğretmemişler miydi ve ben niye bu kitapları anlamıyordum? Daha sonra kitabı yerine götürerek yenisini alıp okumaya başladım ama yine anlamıyordum! Aklımda kalan ve çok sözü geçen Karl Marx’tı. Bu ne anlaşılmaz bir hikaye kahramanıydı? Sonunda kitapları okumayı bırakmıştım. Belli ki küpün yerini bu kitaplar bir bilmece gibi anlatıyordu ve sadece Koca Mustafa Emmi anlayabilirdi bunları.

Bir gün Koca Mustafa Emmi, yine Ketir’e gidiyordu. Bu sefer damdan yine takip ettim onu. Belki de küpü gömdüğü yerden çıkaracaktı. Ama gözlerime inanamadım! O kocaman kitap çuvallarını aldı ve kuyunun alanında yaktı! Bunu niçin yaptığını asla anlayamadım. Babam ve arkadaşlarına bu konuda hiç bir şey söylemedi. Dedim ya çok konuşmazdı, sır dolu kendi halinde bir adamdı ve böylece bizim altın küpün esrarı da kayboldu. Kısa bir süre sonra sırlarını da yanında götüren bu adamın, bir efsane gibi herkesçe anlatılan bu altın küpü nerede sakladığını hala bilen yok. Aranızda bir bilen var mı acaba?

Huriye Demir HEARN

 

Yorumlar