Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Sevdanın Ahı - 1

Mehmet KOCAAKÇA 04 Nisan 2021 Diğer Yazıları 27 -A+

SEVDANIN AHI...

Kamyondaki Sarı Saçlı Kız

1.Bölüm

Mehmet KOCAAKÇA

Efe, henüz ilkokulu henüz yeni bitirmiş, on beş yaşına yeni gelmişti. Babası Antalya’ya yatılı okula gönderecekti. Okul dışında boş zamanlarını sürekli babasının koyun sürüsünün başında geçiriyordu. Sabah anacığının eline verdiği peştamalı beline dolar ya kuzunun başına gider ya da büyük koyun sürüsünün çeltek çobanı olurdu.

Efe çok haşarıydı, yaramazdı, yerinde duramazdı. Ela gözleri çakmak çakmaktı, üzüm gibi siyah saçları dalgalıydı, dili keskin, eli her işe yatkındı. Herkese şaka yapar, olduğu yerde kahkaha tufanları yayılırdı. En olmadık şakaları yapardı ama o yaşlarda kendini de sevdirmişti herkese. İnsanları kızdırırken güldüren kara yağız al yanaklı Efe, çevresine neşeli renkler saçıyordu.

Efe'nin babası köyün içinde varlığıyla yokluğuyla kendisini belli etmeyen bir insan. Kimselere zararı olmayan, sessiz sedasız biriydi. Herkesle iyi geçindiğinden lakabı Efendi kalmıştı. Sofrasına dışarıdan kim gelirse hemen kuzuyu kesip, gelip gideni ağırlayan gönlü geniş, güler yüzlü bir adamdı Efendi. Çocuklarının saçının teline zarar gelmesini istemezdi. Dağ başlarında tükettiği ömür, çocuklarına bir tutam destek olabilmek içindi.

Köylü ona “İrbem Efendi “ derdi. Tütün içerdi İbrahim Efendi, küçük kağıtlara sarmalayıp tütünü bir keyifle yakardı. Her sabah koyunların başında; o tepe senin, bu bayır benim gün tüketirdi dağ başlarında. Koyunun biri eksildiğinde sanki dünya başına yıkılır. Babasından kalma koyunculuk onu ölünceye kadar yaşatmalı diye düşünürdü. Bir tek derdi vardı; aman üç beş koyun hiç eksik olmasın önünden. 

İbrahim Efendi'nin yedi çocuğundan en küçüğü Efe'ydi. Hepsinin yeri farklı olsa da Efe'sine kıyamazdı. El bebek gül bebek büyütülmüştü. İbrahim Efendi, Efe ne derse desin bir dediğini iki etmez, onun için gerekeni yapardı.

Efe’nin ayakkabısı kara lastikten parçalanmış vaziyette de olsa o taştan bu taşa zıplamaktadır. İşte böyle zamanlardan birinde Taşharmandaki, etrafı taştan örülmüş, üstüne bir uzunca bir ağaç uzatılmış, kıl çadır serilmiş, üstü biraz yonga biraz da kuru dallarla örtülmüş, çatısı uçmasın diye küçük taşlarla bastırılmış oba evinin önünde oynarken Efe'nin babası seslenir:

"Oğlum yola çık yeni ayakkabılarını gelen kamyondan alırsın".

Efe, her şeyi bırakıp yola doğru koşmaya başlar. Babasına yetişir yetişmesine ama sevincinden yerinde duramamaktadır. Bir ayağı yerde, bir ayağı havada zıplaya zıplaya koşturmaktadır Efe.

Taşharman Çeşmesinin yanındaki dut ağacının gölgesinde kamyonu beklerken İbrahim Efendi sigarasını tüttürür, Ahmetler yakasına doğru savurur dumanını. Efe ise gelen arabanın sesini duyar duymaz çeşmenin ilerisindeki virajda bulur kendini. Koca Yalı'nın oradan inleye inleye çıkıp gelen kamyonu gören Efe, sevinç naraları atmaktadır. İğne atsan yer düşmez misali Efe gelen yolcuları uzaktan saymış gibi;

"Aaaa! Bobaa!" diye seslenmiş.

"Ne var oğlum?"

"Bobaaa, saydım yirmi sekiz adam var üstünde".

Köylünün otobüsü işte bu üstü açık kamyondu. Efe püfür püfür esen rüzgar yüzünü yalarken kamyonun gelişini izlemektedir. Aşağı virajdan zor dönen kamyonun üstünden inen bir köylü, araba geri kaçmasın diye arkadan arabanın tekerine taş koymaktadır. Bir ileri, bir geri manevra ile dönen kamyon sonunda güç bela yukarı viraja ulaşır.

Efe, sabırsızlanmaktadır; önü kırmızı, kasası yeşil kamyonun yavaş yavaş gelişine öfkelenir. Kamyon yakınlaşır ama o anda ne olduysa gözü kamyonun üstünde sarı saçlarını savura savura gelen kıza odaklanır. Bastığı yeri görmeyen bu haşarı çocuk, birden bire dona kalır.

Günlerden pazartesi olduğundan pazardan dönen kamyonun üstü bir hayli kalabalıktır. Efe ne yapsa gözlerini kamyondaki sarı saçlı kızdan ayıramaz. Utanır ilkin, kamyondaki sarı saçlı kıza bakarken kıpkırmızı kesilir. Anında bedeni bir yangın yerine dönerken ne ayakkabı kalır aklında ne de hoplaya zıplaya geldiği oba yerine gideceği... Adeta birden her şey sıfırlanmıştır. Efe, heyecan kasırgasıyla tutuşmuş yüreğinde derin bir sızı hissetmiştir. Hiçbir şeyi düşünmemekte ve görmemektedir o an.

İbrahim Efendi, gelen arabadan sarıya benzer toprak rengindeki yeni model spor ayakkabıyı almıştır çoktan Efendi bekleye dursun Efe’yi; o, el uzaklığındaki babasının farkında bile değildir artık. Kamyonun gürültüsü dere boyundaki yalı taşlarında yankılanmaktadır. Efe’nin gözleri; henüz asfalt olmayan, sivri taşlı İnaltı yolunda, sanki ağlar gibi ilerleyen kamyonun üstünde sarı saçlarını dalgalandıran güzeldedir.

İbrahim Efendi, pazardan gelen çuvalı omzuna atar ve obaya doğru yürür. Efe de çaresiz ardından sessizce gelmektedir. Ardı sıra gelen Efe, yolundaki taşları tekmelerken taşlardan çıkan seslere İbrahim Efendinin sesi karışır:

"Oğlum sana gıcır gıcır bir ayakkabı aldım.  Hem de yeni çıkmış bu."

Efe oralı bile değildir, yüreğine düşen yangın alevleri yükselmektedir. Aklında ne yiyeceği ne giyeceği ne de gideceği yer vardır. Peşinden gittiği babasına bin kere "sarı saçlı kız kim?" diye sormak isterken soramadığına,  sözlerinin boğazında düğümlendiğine, yutkunup kaldığına ve cesaretini bir türlü toplayamadığına hayıflanırken kısacık yolda birçok hayal kareleri kurar göz uçlarıyla…

Akşam olup derme çatma oba evinde ateş yanan ocaklığın başında evin beş çocuğu sofraya kurulup ateşin kızgısıyla yemeklerini yediler. Yeni icat ayakkabıya takıldı herkesin gözü. Efe’nin iki ablası ve iki abisi ayakkabıya biraz iç geçirdiler "keşke bizim" olsa diye. Yanan kömürün üstüne üç ayaklı sayacağını atıp üstüne sohbetin habercisi kara çaydanlığı bıraktı Arzu teyze. Baktı kı Efe’nin yüz ifadesinde bir değişiklik var. Hemen oğluna söylendi;

"Neyin var guzum senin?"

Efe, belli belirsiz "heç" diyebildi. İçi içine sığmayan Efe, o sırada kalkıp biraz nefesleneyim diye kendini dışarıya attı.

Yeryüzü, ay ışığının tüm parlaklığını alıp gün gibi aydınlık olmuştu geceleyin. Efe kafasını kaldırıp ay ve yıldızların yan yana güzelliğini seyretmeye başladı ki uzunca bir süre orada öylece bir taş gibi kaldı. Ve bir taşın üstünde eğreti vaziyette oturup yıldız güzelliğindeki sarı saçlı kızı düşünerek geceyi seyretti. Orada öyle kalmış ve taş kesilmişken Efe, usulca omzuna değen sıcacık eli hissetti. Omzuna dokunan bu el en küçük ablası Elif eliydi ve onun sesiyle uyandı:

"Gardaşım n’oldu, neyin var?" diye sorunca Efe, hafiften boynunu büktü çaresizce. Biraz utangaç,  biraz çekingen tavrını keşfetmişti kendisinin. Gecenin aydınlığı dururken ne düşündüğünü neler hissettiğini kimselere söyleyemedi... 

Günler sonra efe köy meydanında arkadaşlarıyla top oynarken yorgun, argın kendini bir kenara attı. Çeşmeden akan suya koşup kıpkızıl kalan yüzünü suyun serinliğinde güzelce yıkadı. Yarı ıslak saçlarıyla çeşmenin yanındaki zeytin ağacının gölgesine çekildi. Yorgunluktan kafasını zeytin ağacına yasladı. Yukarıdan gelen güneş ışınları zeytin dallarının arasından Efe’nin gözlerini almaktadır. Hafifçe başını aşağı mahalle tarafından gelen seslere doğru çevirdi. Gözlerini tekrar açıp kaparken birden bire şaşkınlığı arttı. O da ne? Beş ya da altı kişinin arasından görebildiği kadarıyla kamyondaki sarı saçlı kız oraya doğru geliyordu.

(Birinci Bölümün Sonu)

Yorumlar