Üye Girişi Yeni Üye Kaydı

Taşharman'dan Taşkuyu'ya

AHMETLER'İN HİKAYESİ,

ANTALYA GAZETESİNDE

Antalya’nın en eski yerel gazetesi olan Antalya Gazetesinde Ahmetler’in hikayesi anlatıldı.

Gazeteci Gözde Dolayman, Ahmetler'in Hikayesi için Mustafa Koç'la konuştu

Gazete, bu haberi verirken şöyle başlık atmış:

“Fakir, mağdur ve direnişçi Ahmetler”

Fakirliğimiz kaderimiz, mağdurluğumuz tarihten, direnişçiliğimiz de HES’ten olmalı.

HES döneminde gündemden düşmeyen Ahmetler’e basının gösterdiği ilgi çok büyüktü. İşte o dönemde Gazeteci Gözde Dolayman’nın Mustafa Koç’la yaptığı söyleşide Ahmetler’in tarihi geçmişi ve Tarsus’a göçün hikayesi de yer alıyor.

Haberde Ahmetler’i kuran üç Ahmet’ten birinin cesareti, birinin adaleti birinin de asaleti temsil etiği de yazılmış.

Bu Söyleşinin Tamamı Aşağıda:

***

“Fakir, mağdur ve direnişçi Ahmetler”

Tarih :15-09-2014

5. kuşaktan Ahmetlerli olan Mustafa Koç’un gözünden, bir direnişin doğduğu yer olan Ahmetler Köyü…

TAŞ HARMAN’DAN TAŞKUYU’YA 

Söyleşi: Gözde DOLAYMAN 

Dağın başında fakir, haksızlığa uğramış bir köy… Son yıllarda HES’e karşı verdiği direniş mücadelesiyle tanınan Ahmetler, bölgenin en eski köylerinden biri. Yaklaşık 700 yıllık uzun bir geçmiş var. Ahmetler Köyü’nün Orta Asya’nın Horasan bölgesinden kalkan tarihteki büyük göçün ilk dalgasıyla gelip Manavgat Ovasına yerleştiği de kesin olarak biliniyor. Ahmetler Köyü’nün tarihini, 5. kuşak Ahmetlerli olan Mustafa Koç anlattı. İşte, Ahmetler Köyü’nün inanılmaz öyküsü…

OSMANLI VERDİ, CUMHURİYET ALDI!

Biz Ahmetler olarak kendimizi hep yalnız hissettik. Coğrafi olarak yalnızız. Ulaşım yok. Devletin de ihmali var. Sosyolojik yönden de yalnızız; Ahmetler çok haksızlığa uğramış.

Örneğin 1500’lerde Osmanlı hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’ın fermanı ile Ahmetler Köyü’ne verilmiş bir Ahmetler Yaylası var. Fakat Osmanlı’nın Ahmetler’e verdiği bu yaylayı, Cumhuriyet Mahkemeleri, hukuk oyunlarıyla, karşı köyün nüfuzlu adamları ve ekonomik gücüyle Cumhuriyet döneminde Ahmetler’in elinden aldı. Şimdi ise çevre köylerden Cumhuriyete en bağlı olanı Ahmetler Köyü…

Cumhuriyetten önce yayla tapularının olduğunu söyleyen Mustafa Koç, bu yaylanın Cumhuriyetten sonra mera olarak kullanıldığını anlatıyor.

“Biz bunu istemiyoruz. Orada yüzlerce yıllık mezarlar, kalıntılar var. Öyle bir hukuk sistemi ki, kim işini yürütüyorsa onun dediği olabiliyor bu ülkede. Avukatlarınızı bile satın alıyorlar.  Sonuç olarak Osmanlı’nın verdiğini, Cumhuriyet aldı. Oysa Cumhuriyet değerlerine en bağlı köylerden biridir Ahmetler… İşte böyle bir ironi de var.”

Ahmetlerliler 240 yıl önce ayrılan akrabalarıyla ilk kez buluştu. Taşharman’dan Taşkuyu’ya giden yol, Ahmetler’in tarihini aydınlatıyor…

Bu köyün tarihinde çok ilginç öyküler var. Ahmetler Köyünün büyük kolu, 240 yıl önce Osmanlı’nın yönetimi altında tımar sistemi ile birlikte yaşanan sosyal olaylardan dolayı Tarsus’a göç etmişler.

Bir gün Hacı Lütfi PAN adında biri Tarsus’tan Manavgat'a gelmiş ve orada Ahmetlerliler ile tanışmış.

Mustafa Koç, “Bu ziyaretten bizim o sırada haberimiz olmadı. Daha sonra öğrendik. Ben bu ailenin birinci derece tarafıyım. Lütfi PAN’ın aslında bizimle buluşması gerekiyormuş. Karşılaştıkları insanlar ise bu aileye yakın olsalar da birinci derece değiller. Belki de kafalarındaki başka hesaplarla bizim bu işin içinde olmamızı istemediler ya da kıskandılar.  Çünkü bu ziyaret çok önce gerçekleşmiş. Bu arada birkaç kişi daha Ahmetler’e, Manavgat’a filan gelmiş ve bazı görüşmeler olmuş.

Ama akrabalarımızın bu ziyaretlerini geç de olsa öğrendikten sonra dedik ki:

“Bir gün bu Tarsus’a biz de gidelim.”

Bir süre sonra köydekilerle oturup planladık geciktirmeden Tarsus’a gitmemiz gerektiğine karar verdik.”

Mustafa Koç, 2014 Ağustos ayı sonunda da Tarsus’a gittik” diyor ve anlatmaya devam ediyor.

“Bu hikâyede esas dikkat çeken şey şu: Ahmetler, bölgenin en eski köylerinde biri. 1200’lülerde belki de Türklerin ilk öncü göçleriyle gelenlerden. Horasan bölgesinde, Hoca Ahmet Yesevi var. Türkçe’nin, Türklüğün ve Müslümanlığın gelişmesini, yayılmasını isteyen ünlü bir Türk büyüğü.

Hoca Ahmet Yesevi döneminde Anadolu’nun Türkleştirilmesi ve Müslümanlaştırılması kararından sonra bizim atalarımız da muhtemelen öncü olarak gelen gruplardan biri. O dönemde bu bölgeye gelenler ağırlıklı olarak Toroslar’a yerleşmişler. Yerleştikleri yerlerde Silifke’den tutun Mersin Tarsus’a kadar sahil boyunca Doğu Toroslar’dan Batı Toroslar’a kadar yerleşmişler.

Şöyle de bir saptama yapalım: Biz yerleştiğimiz bölgeye ve yıllardır süregelen ilişkilerimize baktığımızda anlıyor ki atalarımız Karaman Türklerinin bir kolu olmalı. Karamanoğulları, Osmanlı ile en çok uğraşan beylikti. Sebebi de; Karaman Türkleri, Türklüklerine ve milli değerlerine son derece bağlıydı. Bu yüzden Osmanlı’nın en son içine katabildiği beylik Karamanoğullarıdır.

1200’lerde Karamanoğlu Mehmet Bey, “Karada, denizde, havada, her yerde Türkçe’den başka bir dil konuşulmayacak” diye bir ferman yayınlamış. Osmanlı’nın ise böyle bir derdi yok. Osmanlı, Türlüğü çok önemsememiş. Karma bir imparatorluk kurmuş. Muhtemelen felsefesi onu gerektiriyordu. Bu yapıda milli duygular tehlikeli sayılıyor olmalı ki Karamanoğulları hep dışladığı ve zayıf düşürülmüş. Ancak yine de Karaman Türklerinin milli yanlarına güvendiği için, Türklüğü ve Müslümanlığı yaymada Karaman Türklerini kullanmış.

Bütün Balkanlar’a; Yunanistan, Makedonya, Bosna Hersek’e gidenlerin neredeyse tamamı Karaman Türkü.

Osmalıdaki beylik kavgalarında savaşı Osmanoğulları kazandığı için Osmanlı İmparatorluğu kuruldu. Eğer ki, böyle bir kavgayı Karamanlılar kazansaydı, tarih başka türlü yazılacaktı ve Türkçe, Türklük başka türlü olacaktı. Bunu tarihçiler söylüyor.

Ahmetler de, işte o dönemden geldiğinden Türklerin bu değerlerine, Türk olma özelliklerimize hep bağlı kalarak yaşamış. Osmanlı arşivlerinde Ahmetler ile ilgili çok ciddi kayıtlar var.

Örneğin dedelerimden biri çok zengin ve devlet katında itibarlı biriymiş. Altın paraları atların heybeleriyle taşırmış. Kadılar ve şehrin ileri gelenleri onu Alanya’nın girişinde karşılarmış. Bir gün Ahmetler’de eşkıyalar tarafından soyularak bütün servetini kaybetmiş. Osmanlı arşivinde bu olayın bile kaydı var. Aynı şekilde daha önceleri Manavgat ovalarındaki zengin topraklarda yaşarken 1800’lü yılların başındaki büyük bir veba salgınında köylülerin çok zayiat verdiği ve köyün dağıldığı da Osmanlı belgelerinde bulunuyor.”

Panlar…

Ahmetlerlilere, Tarsus’ta Pan’lar deniyor. İşin ilginç yanı, Ahmetler’i kuranların en eski ataları da aynı adla anılıyor. Ahmetler’in tamamı, sonradan aramıza gelen bir iki küçük aile dışında aynı kökten gelir. Nüfus arttıkça sülaleler genişlese de soyadı yasasıyla soyadlar çeşitlense de aslında yıllarca dışarıya kapalı bir yaşam süren Ahmetler’in hepsi birbiriyle akrabadır. Çünkü soy ağacını sadece babadan devam ettirmek bir tür cinsiyet ayrımcılığı olmaz mı? Bu yanlışa düşmezsek köydeki her sülalenin ya babası ya da anası aynı “ailenin” devamıdır. İşte Taşkuyudaki Pan’larla da aramızda benzer şekilde köksel bir yakınlık olduğunu biliyorduk.

Tarsus’takiler, köklerini unutturmamak için olmalı, Pan soyadını alarak bu soy zincirini korumuşlar. Ailelerin birçoğu aynı soyadı taşıyor ve adları anılırken soyadları tıpkı bir sıfat gibi önden söyleniyor. Pan Ali, Pan Ahmet, Pan Lütfi, Pan Yusuf, Pan İsmail… Soyadları Pan olmayanlar ve anne tarafından Pan olanlar için “Onlar da Pan’lardan…” dense de sonradan soyadlarını değiştirenlerin "Pan" sayılmadıklarını öğrendik. Umarız bundan sonra onlar da Pan olarak anılacaktır. Ahmetler’de ise “Pan” soyadı kullanılmamış.

4 TANE AHMETLER VAR

Tarsus’a gittiğimizde, bu ailenin başı olan yerli Yusuf’un mezarının Aslanköy’de olduğunu öğrendik. Tarsus’ta Yerli Yusuf’un devamı olanlara Panlar, Pantırlar deniyor. Orada gördük ki özlerine bağlılık konusunda adeta bir tutuculukları  var.

Kalabalık bir grupla Ahmetler’den kalkıp Taşkuyu’ya vardığımızda bizi büyük bir sevgiyle karşıladılar. Onlarla buluştuğumuz zaman bize kendi geçmişleriyle ilgili önemli ayrıntılar anlattılar. Atalarımızın ortak hikayesinin özü şaşırtıcı şekilde yanıydı. Elbette bizim bildiklerimize yeni bilgiler de eklenince hikâyemiz biraz değişti. Ancak bu buluşmadan sonra geçmişimizi yeniden yazmak gerekecek.

Burada bir tane Ahmetler var ama Tarsus’ta ve Mersin’de adeta 3 tane daha Ahmetler var: Aslanköy, Taşkuyu ve Sarıveli köyü.”

Yedi kardeşten biri öldürülmüş, altısı oraya gitmiş. Dördü Mersin’de kalmış, ikisi Ahmetler’ geri dönmüş. Birisinin çocuğu olmamış, çocuğu olanlardan da şimdiki köyün büyük çoğunluğu türemiş. Yedi kişilik bir ailenin serüveni, Tarsus’ta bu şekilde noktalanmış.

DEFİNE AVCILARI TAŞHARMAN’DA

Ahmetler Köyü, Toros Dağlarının güney yamacınca deniz seviyesinden yaklaşık 700 m yükseklikte bulunur. Köy, Manavgat ilçesinin en yüksekte yer alan yerleşmelerinden biridir.

Karmaşa döneminde köyün önemli bölümü Tarsus’a yürüyerek göç etmişler. Develerle, atlarla nehirleri aşmışlar. Oraya vardıklarında çocuklardan biri annelerine der ki;

“Anne, altın küpü ne yaptın?” Anne:

“A yavrum, ne bileyim böyle olacağını, ben onu zeytin ağacının birinin dibine gömdüydüm” der.

Bu konu Tarsus’ta da Manavgat’ta da şaşırtıcı şekilde aynı sözlerle anlatılıyor.  Bu yüzden Ahmetler Köyü’nün eski yerleşim yeri olan Taşharman’ı defineciler dâhil herkes alt üst etmiş. Altın küp bulundu mu bulunamadı mı hala bilinmiyor.

Ahmetler Köyü’nün üç çoban tarafından kuruluşunun hikâyesi…

Tımar sisteminin dejenere olduğu bir dönemde insanlara zalimce davranan tımarlar varmış. Bu tımarlardan biri de o bölgede kötü bir şöhrete sahipmiş. Dermiş ki; “ya malını, ya canını, ya karını…”

O dönemde bütün tımar bölgesinde tehditlerle insanların susturulmaya çalışıldığı anlatılır. İşte bir gün Tımarın adamları vergi toplamak için geldiklerinde fakir bir ailenin tek öküzünü vergi diye almışlar. Herkesin gelirine göre vergi alınması gerekirken özellikle o fakir ailenin öküzünün alınması köylüleri çok etkilemiş. Zaten her yerde, bu adamın zulmü giderek artıyormuş.

Ahmetler’in ileri gelenlerinden ve köyün kök ailelerinden ve kurucularından Yerli Yusuf’un oğlanları, sürekli halka haksızlık ve eziyet eden bu tımara karşı tepki göstermeye başlamışlar.  Milleti bu tımardan nasıl kurtarılabilir diye düşünmeye başlamışlar. Sadece kendi köylülerinden zorla alınan bir öküz için değil tabi, herkesin şikâyetçi olduğu bu zalimden milleti kurtarmaya karar vermişler.

Halk bu zalim adama genellikle ağa diyormuş ama o dönemin idari yapısını inceleyerek bu zalimin bir tımar olduğunu tespit ettik. Devlet adına ağalık yapan, dejenere olmuş, kontrolü kaybetmiş bir tımar.

Osmanlı’nın zayıfladığı; devletin de koruyuculuğunun, güvenirliğinin kalmadığı zayıf bir dönemde böyle bir adam ortaya çıkınca buna çözüm aranırken tımara karşı bir saldırı düzenlenmiş. Yerli Yusuf’un oğlanlarına çevre köylerden de katılanlar, gözcülük yapanlar olduğunu söyleyenler de var.

Bu olay yıllardır böyle anlatılıyor.

Köyün büyükleri tarafından öteden beri anlatılanlara göre, tımarın yardımcısı tımarın kavuğunu giyerek gece evinin balkonuna çıkmış. O sırada evi gözetleyenler, karanlıkta bu adamın tımar olduğunu düşünerek adamı vurmuşlar ve kaçmışlar. Ancak sonradan bu saldırıda yaralandıktan sonra ölen adamın  tımar değil yardımcısı olduğu ortaya çıkmış. Böylece tımar kurtulmuş.

Tımar, olaydan hemen sonra “bu bölgede bunu bana yerli Yusuf’un oğullarından başka kimse yapamaz” diyerek bir grup zaptiyeyle bugünkü köyün bulunduğu yerin 300-400 metre aşağısındaki Taşharman’ı basmış. Bu baskın sırasındaki çatışmalarda yedi zaptiyenin öldüğü söyleniyor.

Yedi güvenlikçi yerine yedii parçaya bölmüşler

Bunların başında da yerli Yusuf’un büyük oğlu varmış. Çatışmanın ardından tımarın adamalrı bu yedi oğulun en gencini İbrahim’i yakalamışlar ve ölen yedi kişi yerine, İbrahim’i yedi parçaya bölerek öldürüp intikam almışlar.

Bu olayın ardından köylü toplanmış ve “bu adam bizi buralarda barındırmaz, burayı terk edelim” diye karar almışlar.

O zamanlarda devletin kısmen eyaletlere bölünerek tımar sistemiyle yönetildiği anlaşılıyor. Var olan yasalara göre, yedi ırmak aştığınız zaman işlediğiniz suçlardan arınıyormuşsunuz. Ahmetler’den kaçan köylüler de yedi ırmağı aşarak Doğu Akdeniz’e doğru yola çıkmışlar ve ilk olarak Tarsus Aslanköy’e yerleşmişler.

Bir kuşak uzun yıllar Aslanköy’de oturmuş. Belki de izlerini kaybettirmek istemiş olabilirler, bilemiyorum. Bir bölümü de daha sonra Tarsus’un bugünkü Taşkuyu köyünü kurarak oraya yerleşmişler. Sonradan bir kısmı Sarıveliler köyüne, önemli bir bölümü de Mezitli’ye yerleşmiş. Az sayıda da olsa Konya Bozkır taraflarında yaşayanlar olduğunu öğrendik.

Sakız Ağacı ile başlayan yeni bir hayat…

Kalabalık bir aile olan Yerli Yusuf’un oğullarının ve torunlarının bir bölümü Taşkuyu'ya varınca küçük bir sakız ağacının dibinde durmuşlar ve develerin, atların yükünü buraya yıkmışlar. Devlerden birini bu sakız ağacına bağlamışlar; ancak deve ağacı zorlayınca ipi çözmek zorunda kalmışlar. İşte bugün de dimdik ayakta olan o ağaç o gün Taşkuyu'ya ilk yerleşenlerin deve bağladığı sakız ağacıdır.

AHMETLER’İN 6. KUŞAĞI

Bugünkü Ahmetler’de yaşayanlar, çocuklarıyla birlikte 5.-6. kuşak sayılır.

Tarsus’tan dönen Pantır Ahmet ve Köse Mustafa Ahmetler’e gelip bir araştırma yapmışlar. Bakmışlar ki kendi topraklarını başkaları sahiplenmiş ve köylüleri de perişan bir haldedir. Bu durumu görünce Ahmetler’e geri dönmeyi düşünmüşler. Buradan Taşkuyu’ya tekrar vardıklarında babalarınaoradaki durumu anlatarak;

“Baba, köyümüze geri dönelim” demişler.

Ama Yerli Yusuf;

“Oğlum biz artık buraya yerleştik, yeni bir hayat kurduk, yeteri kadar verimli topraklarımız da var. Ama isterseniz siz ikiniz dönün, ne de olsa ata toprağımız, oralara sahip olun, dağılan akrabaları ve köylüleri yeniden toplayın.” demiş. Böylece Pantır Ahmet ve Köse Mustafa Ahmetler’e dönmüşler ve bugünkü Ahmetler’in bulunduğu yere köyü tekrar kurmuşlar.

Eshab-ı Kehf’in Öyküsüyle Panların Öyküsündeki İnanılmaz Benzerlik…

Tarihteki Yedi Uyurlarla Ahmetler'den Tarsus’a taşınan Yerli Yusuf’un yedi oğlunun hikâyesi arasında inanılmaz bir benzerlik var. “Eshab-ı Kehf” olarak bilinen Yedi Uyurlarla yedi oğulun kaderi ilginç bir şekilde Tarsus Taşkuyu’da kesişmiş.

İslamiyet’ten önce yaşandığı anlatılan bu “Yedi Uyuyanlar” söylencesinden yola çıkılarak Eshab-ı Kehf’te bugün farklı ve kutsal bir ortam yaratılmış. Kuran’da söz edildiği için de kutsallaşmış. Oldukça yüksekçe bir tepenin yamacına bir de cami yapılarak dini bir ziyaret yeri haline gelen bu mekânı artık her gün yüzlerce kişi ziyaret ediyor.

Eshab-ı Kehf’teki Yedi Uyurlar Mağarası Hakkında Notlar:

·           "Mitolojik tanrılara inanışın gücünü kaybettiği dönemlerde, tek tanrıya inandıkları için eziyet edilmekten kaçan; Hristiyan dinine mensup Yemliha, Mekseline, Mislina, Mernuş, Sazenuş, Tebernuş ve Kefeştetayuş adında yedi genç, Putperestliğe dönmeyi kabul etmedikleri için Rum Hükümdar Dakyanus'un huzuruna çıkarılmışlar. Hükümdar, Putperestlik dinine bağlı kalmalarını, aksi takdirde kendilerini öldürteceğini söyleyerek onlara birkaç günlük zaman vermiş.

·           Yedi genç ölümden kurtulmak için verilen süreden faydalanarak köpekleri Kıtmir'i de yanlarına alıp kaçarlar ve bu mağaraya sığınırlar. Allah tarafından kendilerine 300 yıllık bir uyku verilmiştir. İlk uyanan, yiyecek almak için kente gider, ama elinde bulunan zamanı geçmiş para yüzünden yakalanır. Yakalayan parayı nerede bulduğunu sorar ve oraya götürülmesini ister. O da yalnız olmadığını yedi arkadaşıyla birlikte bir mağarada kaldığını söyler. Birlikte mağaraya geldiklerinde ise ortalıkta yedi yavru kuşun tünediği bir yuvadan başka bir şey görünmez. Bu nedenle burası "Yedi Uyurlar Mağarası" diye de anılır.

·           Halk arasında ziyaret dağı olarak bilinen dağ, konik biçimi ve topoğrafik görünümüyle doğal bir özelliğe sahiptir. 300 m2 büyüklüğünde 10 m yüksekliğindeki mağaranın içinde 3 tünel vardır.

·           Eshab-ı Kehf Mağarasının yanına Osmanlı Padişahı Abdulaziz tarafından 1873 yılında bir mescit yaptırılmıştır.”

NOT:

Mustafa Koç, yaptığımız bu uzun söyleşinin sonunda aşağıdaki notları da ekledi:

Bu ilginç hikayede çok önemli sosyolojik noktalar var. Bir kere Ahmetler’in o dönemdeki insanları kimsenin hakkını yemeyen ve kimseye hakkını yedirmeyen insanlarmış. Sadece kendilerine değil, başkalarına, gariplere, yoksullara ve güçsüzlere yapılan haksızlıklara da karşı gelirlermiş. Yukarıda anlattığımız olaylar da Tımar’ın kendilerine değil de aynı zamanda akrabaları olan Delibaşlardan fakir bir köylüye yapılan haksızlığa isyan ettikleri için ortaya çıkmış ve yurtlarını terk etmek zorunda kalmışlar. Bugün de öyle: Ahmetler insanı haksızlığı sevmiyor. Karaman Türk’ü olmanın verdiği muhalif bir gen mi vardır bilmiyoruz ama bu insanlar daima doğrunun ve haklının yanında durmayı seviyor.”

“Yüzlerce yıllık geçmişi bilinen bu köyde köylüler arasında hiçbir kalıcı kötülük, düşmanlık, kin olmamış. Köye adını veren Ahmet adlı üç çoban gibi bu kez de onların torunlarından Pantır Ahmet'in bugünkü Ahmetler de atalarından gelen sosyal kültürü ve davranışı yaşatıyor. Zaten Ahmetler'i kuran üç Ahmet’ten biri “adaleti”  , biri “cesareti”, diğeri de “asaleti” temsil ediyormuş. İşte onların genlerini taşıyan bugünkü kuşaklar da işte bu uzak atalarına layık olmaya çalışıyor.”